Teneffüsü uzatmak için, dizinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Ömrümüzün üçte birini ne yaparak geçiriyoruz bilin bakalım? Uyuyarak! Birçoğumuz bedenimizi ve ruhumuzu seve seve teslim ediyoruz uykuya.

Uyku nedir, diye araştırdım, bakın neler öğrendim…

Uyku ilk olarak, günümüzden yaklaşık 3 milyon yıl önce bazı organizmalarda görülmeye başlanmış. İnsan türündeki biyolojik saatleri düzenleyen mekanizmaların geçmişi ise 500 milyon yıl öncesine dayanıyor. Uyku tüm memelilerde, kuşlarda ve balıklarda gözlenen doğal “dinlenme” biçimi. Tüm canlılar günlük işlevlerini gerçekleştirebilmek için uykuya ihtiyaç duyuyor. Vücudun dinlenmesi ve beynin bir gün önce aldığı bilgiyi işlemesi açısından uyku vazgeçilmez bir nitelik taşıyor ve 24 saatlik döngüde doğal olarak yerini alıyor. Her ne kadar bireylerin uykuya duydukları ihtiyaç çeşitlilik gösteriyor olsa da normal bir insanın uykuda geçirdiği süre 6.5 saat ile 8.5 saat arasında bir değer oluyor. Çocuklar günün 2/3’ünü (16 saat) uykuda geçiriyorken yaşlandıkça bu süre günün 1/4’üne (6 saat) kadar düşebiliyor.

Uykudan bahsederken melatonin çıkıyor karşımıza. Melatoninin, insan vücudunda doğal olarak bulunan ve uyku-uyanıklık döngüsünü düzenleyen bir hormon olduğunu öğreniyoruz. Beynin hemen altında bulunan pineal bez, veya diğer adıyla epifiz bezi tarafından salgılanıyormuş. Bu hormon, hem uyku-uyanma zamanlamasını düzenliyor, hem de kan basıncı, mevsimsel üreme dürtüleri gibi günlük döngü ile değişen faktörleri senkronize etmekte önemli bir rolü varmış. Ama tabii bedendeki birincil işlevi gece-gündüz, yani uyku-uyanıklık döngülerini düzenlemek. Örneğin, karanlık, normal şartlarda vücudun daha fazla melatonin üretmesine neden oluyor ve bu da vücudun uykuya hazırlanması için işaret veriyormuş. Karanlık “Kalk git yat” mesajı verirken aydınlık ve ışık ise melatonin üretimini azaltarak ve vücuda uyanık olmaya hazırlanma sinyalini veriyormuş: “hadi hadi fırla!”

Melatonin seviyesi ile ilgili ya da hayat şartlarının beyni basınçsız suyu olan üst kat daire hidroforu gibi sürekli çalıştırması yüzünden, aramızda uyumak için çırpınan ama bir türlü uyayamayanlar da yok değil. Bir de uykuya doyamayanlar da var… İnsanlarda yeterli uyku alınmaması unutkanlık, asabiyet, dikkat dağınıklığı gibi sorunlara neden olabiliyor. Zorla uykusuz bırakılmak en büyük işkencelerden biri. Ayrıca gereğinden fazla uyku depresyon gibi rahatsızlıklardan kaynaklanması mümkün. Yataktan kalkamamak, daldırıp daldırıp gitmek, hayatın gerçeklerinden bir tür kaçış…

Uykuyu tam anlamıyla bir şuursuzluk hali olarak nitelendirmek doğru değil. Uyku, belirli bir düzen içinde tekrarlanan aşamalardan oluşuyor. Uykuya daldığımızda, uyanıklıktan derin uyku ya da yüzeysel uyku arasında 4 aşamadan geçiyoruz. Kalp ve nefes alma oranınımız düşüyor ve beyin aktivitelerimiz yavaşlıyor. 90 dakikanın sonunda, derin uykudan hafif uykuya ya da rüya zamanı evresine geçiyoruz. (REM evresi) Gözlerimiz göz kapaklarının altında hareket ediyor ve rüyalar dünyasına giriliyor…

les bienfaits de la lune 1 drawing naz oke

“Beaudelaire Ayin iyilikleri 1” Naz Oke, 2009. adoptart.net

Rüya uyurken deneyimlediğimiz olaylardan ibaret. Bunlar büyük olasılıkla, beynin bir gün önceki deneyimleri düzene koymasının bir yan etkisi. Kısacası, rüyalarınızın gelecekten haberler vermesini beklemek yerine, gün içinde yaşadıklarınızın, sizi etkileyen olayların ya da farkına varmadan kaydettiğiniz ayrıntıların izini aramalısınız.

Bu evrede nefes alma ve kalp atışı oranlarıyla beynin aktivitesi artıyor. Vücut hareket etmiyor, yani kaslar rüyada gördüklerimizi gerçekleştirmemizi önlemek için bir anlamda “felç” oluyor. 5-10 dakika sonra derin uykuya geri dönüş…

Bu aşamalar gece boyunca 5 kez tekrarlanıyor. Her 90 dakikada bir rüya uykusu yeniden başlıyor. Derin uyku azalıyor ve rüya evreleri uzuyor. En sonuncusu 50 dakikaya kadar çıkabiliyor. Kısacası her gece yayına giren bir program!

Uykunun aslında bir yeri ve zamanı var : yatak ve gece. Öğle uykusu, ya da günün herhangi bir saatinde şöyle bir daldırma ise kısa olsa da dinlendirici olabiliyor.

Uyanma şekli ve şartları da çok önemli bir unsur. “Yataktan sağ ayakla kalkmak” denir ya… Güne güzel başlamanın ilk adımı dinlendirici bir uykudan güzel rüyalar ile uyanmak. Bazen rüyaları hatırlamasak bile, olumlu bir etki ile uyandıysak, bir hafiflik hissi neredeyse bütün gün içimizde kalmaz mı? Kabuslar ise akşama kadar içimizi sıkar durur, ta ki yeniden uykuya kavuşup başka öykülerin kahramanı olana kadar. En kötü iz bırakanlardan biri de gecenin bir yarısı yüksekten düşer gibi hoplayarak uyanmaktır…

Uyuyan prenses, kurbağanın öpücüğünü beklerken, sırtüstü uzansın dursun, herkesin ayrı bir uyuma “stili” var. Misal, aşırı titiz teyzemin pijamaları buruşmasın diye kalıp gibi yatıp, sabah kalıp gibi kalktığında ne kadar dinlenmiş olduğu şüphe konusu. Ben yatağı çapraz olarak tekelime almadan, kah yorganı tekmeleyerek açıp, kah yastıklarla boğuşmadan “oh be iyi bir uyku çektim” diye gerinerek uyanamıyorum. Küçükken annemin “Uyuyanın üstüne kar yağar. Aman diyim çocuk gece üstünü açar da üşür” diyerek yorganımın dört köşesini lastiklerle yatağa bağlaması boşuna değilmiş hani! Bu sayede dört köşesinde oymalı dikmesi olan prenses yatağına sahip olmak da cabası. Gerçi prensesten çok cadı olmayı tercih eden bir kız çocuğuydum ama neyse, bu ayrı bir konu… Gece yatakta at koşturanlar beni anlar, iki kişi uyumak sevgi ve paylaşma isteği gibi motivasyonlar gerektiriyor.

inconsolable adoptart.net drawing naz oke

“Teselli uykusu” Naz Oke, 2021. adoptart.net

Gece boyunca bir çok çift video kaydı ile izlenmiş. Aşıklar ilk gecelerde mucizevi bir şekilde burun buruna ve kucak kucağa uyuyabilirken. Birbirinin nefesini içine çekmek, terleyip bunalmaktan sıkılınca, yani balayı uzayınca, yavaş yavaş “kaşık pozisyonu” tercih ediyor. Genelde çiftten biri sırtını ona dönen sevdalısını kucaklıyor ama altta kalan kol hafiften uyuşmaya başlayınca yanağını aşığın sırtına dayayıp rüyalara daldığı da oluyor.

Çiftin arasında uyum varsa biri öbür tarafa döndüğünde, diğeri de doğal olarak hareketi izliyor… Görüntüler bir dansı andırıyor gerçekten… Ha, bir de sırtüstü yatma pozisyonu var. Bu durumda da biri birinin başını omuzuna ya da göğsüne yaslayabiliyor ama eşin altında kalan kol kısa zamanda uyku kaçıracak şekilde şikayetçi olabiliyor.

Bazı çiftler uyku sırasında fiziksel temastan kaçabiliyor. İlk dönemlerin heyecanından sonra yapışık yatmanın tadı ve esprisi kaçmış olabiliyor belki, kim bilir…. Rahat bir pozisyonda ve dinlendirici bir uyku arayışı ile çiftler yatağı demokratik bir şekilde paylaşma yoluna gidebiliyorlar. Arada ellerin, ayakların birbirine değmesi, birlikte uyumanın verdiği güvenliği canlandırmaya yetebiliyor. Sevgi küçük temaslarla da iletilebilir elbette, değil mi?

Fransızların “dönmüş popo oteli” dedikleri pozisyon ise, çiftin birbirine surat etmesi ile doğru orantılı. Biri yatağın bir ucuna ilişmiş, sırtını da dönmüş ise, omuzunu okşamanın, bacağını çimdiklemenin alemi yok. Belli ki ortada bir sorun var. Biliniz ve kaydediniz ki sorunu konuşarak halletmeden kaşık pozisyonuna dönmenin imkanı yok!

Şu ayrıntıyı da not etmeden geçemeyeceğim : bu yazıyı gecenin bir yarısı yazıyorum. Bir yandan uykumdan fedakarlık ettiğimi düşünüyor ve gülüyorum, bir yandan da pozisyonlar hakkında kendi deneyimlerimden yola çıkarak ürettiğim listenin ne kadar doğru olabileceğini kontrol etme gereksinimi duyuyorum. Bu konuda yapılmış araştırmalara göz atmak üzere bir İnternet turu atıyorum. İnsan ruhu ile ilgilenen birçok uzmanın uyku pozisyonlarına aynı bakış açısı ile yaklaşmış olduğunu öğreniyorum. Hayatımızın 3/1 ini uykuda geçiriyoruz demiştik ya… Tık tık, küçük bir hesap : şaka gibi, 15 seneyi uyku yoluna feda etmişim! Neyse, en azından gözlemlerim yerinde olmuş. Bu da bir teselli.

15 yıl ne ki? Bir de 200 yıl uyumak var…. Türkiye’nin bir çok yerindeki mağaralara, yakıştırılan 7 uyuyanlar efsanesini bilenleriniz vardır. İmparator Decius zamanında yaşayan yedi Hıristiyan genç, İmparator Tapınağı’nda yapılması gereken kurban sunma işlemini yerine getirmek istemedikleri için, kentten kaçıp buradaki bir mağaraya saklanırlar ve bir süre sonra uykuya dalarlar. Uyandıktan sonra yiyecek almak için kente gittiklerinde, yalnız bir gece değil 200 yıl uyudukları ve Roma İmparatorluğu’nun her yanında Hıristiyanlığın yaygınlaştığını öğrenirler. Gençlerin kahvaltılık niyetine peynir, ekmek, zeytin almaya girdikleri bakkalın suratını görür gibi oluyorum…

Eh işte, kimi güneşle uyur, horozla kalkarken, kimi güzel güzel uyuyacakken yanındakinin (ya da komşunun) horlamasından uyuyamaz. Kimi vampirler gibi gece yaşar, gündüz uyur, kimi uykusuzluktan ölür ama uyku tutturamaz, gece nöbetçisi martıların kahkahalarını, çapkınlığa çıkan kedilerin şarkılarını dinler… Otobüste, vapurda, hatta dolmuşta uykuya teslim olanın kafası yanındakinin omuzuna düşer de düşer… Uyku ilacı televizyon karşısında dalıverenler ayrı bir alem. Ah, o gözler kapanmaya başlamasın, mücadele etmek imkansızdır.

une pause artistique adoptart.net drawing naz oke

“Yaratıcı bir ara” Naz Oke, 2021. adoptart.net

Uyuklama konusunda asla sırrını çözemediğim bir şey var ki paylaşmazsam uykum kaçacak. Anneannem çok sıkı örgücüydü. Anadolu kadınına özgü o maharetle rekor bir hızla dantel örerdi. İncecik ip, incecik tığ ve inanılmaz güzellikte danteller… Dantel dediğim de öyle monoton bir şekilde uzayıp giden bir şey değil hani. İki tane şöyle ilmik, beş tane böyle ilmik, bi bu taraftan, bi şu taraftan, sonra bi tur döndür… çiçek, böcek motifler… Dikkat isteyen iş. Sayacaksın tek tek, tığı yanlış yere batırmayacaksın. Benim yavaş yavaş ve pür dikkat ancak solgun bir müsveddesini oluşturabildiğim motifler… Anneannem örgüyü alırdı eline, televizyonun karşısına geçerdi. Beş dakika sonra gözleri kapanır, başı düşer… Eller örgüye devam eder, dantel büyür de büyür… Bir çiçeğin tek bir yaprağı şaşmadan, bir ilmik atlamadan! Nasıl olabiliyor böyle bir şey? Hangi parmak sayıyor iki ilmik şurdan, beş burdan diye? Uyurken dantel örmenin sırrını ben çözemedim, anlayamadım. Bileniniz varsa söylesin.

Uykuda becerdiğim tek iş olarak, mimarlık öğrencisi iken uykusuz geçen bir proje teslimi gecesinin sabahı rotring kalem hala elimde ve başım projenin üzerinde uyandığımı hatırlıyorum. Gözlerim o güzelim projenin üzerinde dehşetle açıldı. Bir de baktım ki uyku, oraya buraya bazı yazılar yazdırmış bana. Hem de özenli, ölçekli… Bir pencerenin içine “bu ne?” yazmışım, salonun ortasına mükemmel bir “yarın sabah” kondurmuş, mutfak köşelerinde kare, daire gibi anlamsız dekorasyonlar uygun görmüşüm… Sabah teslim paniği ile bir de bütün bu yazılı rüyaları kazımak, temizlemek gerekti. Hangi çeçe sineği tarafindan tuzağa düşürüldüm bilmem… Belki de bunda tanrı Morpheus’un parmağı var.

Morpheus ölümlüleri uyutmakla uğraşın, babası Hypnos daha önemli kişileri uyutmakla meşgul : bütün tanrıları uyutabilme yeteneği var. İliada’da Poseidon’un yunanlılara yardım edebilmesi için Hera, buna engel olan Zeus’u devreden çıkarmak amacıyla Hypnos’un tanrıların tanrısını uyutmasını istiyor. Yunan mitolojisinde uyku ile ilgili birçok hikaye var. Psyche’nin geceleri kendini gizleyerek gelen sevgilisi Eros’un kimliğini keşfetmek için çırpınışı, bütün zorlukları yendikten sonra, son anda açmaması gereken kutuyu, merakını yenemeyip açması ve derin bir uykuya dalması ile sonuçlanıyor. Eros’un öpücüğü ile uyanana kadar… Endymion Beşparmak Dağları’nın eteklerinde sürüsünü otlatan, ve kaval çalan bir çoban. Ama o kadar yakışıklı ki, aylı gecelerde Selene, genç adamdan gözlerini alamıyor… Ölümlülerle tanrıların aşklarından pek haz etmeyen Zeus nedense bu aşktan pek duygulanıyor ve Endymiyon’a bir iyilik yapma işgüzarlığını gösteriyor. Yakışıklı çobana bir dilek şansı verince o da sonsuz bir uykuya dalmak istediğini söylüyor. Mutlaka Endymion bir yerlerde hala uyuyordur… Dünya dönedursun, devir devran değişsin… Su uyur kervan yürür.

Gerçekten de uyku tam bir şuursuzluk hali değil. Bir faaliyet, bir faaliyet! Uykuda yürüyenler, uykuda konuşanlar… Bu konuda da tecrübeliyim. Kuzinimle aynı odada uyumak tam bir eğlence. Ailevi bir durum söz konusu! Kuzin gecenin bir yarısı odasında “Kalemlerimi yerleştirip gelebilir miyim?” dediğinde, yan odadan uykunun kollarındaki babası “şimdi bidonları doldurdum” diye cevap veriyor ve konuşma bu şekilde bir süre devam ediyor… Bir keresinde kuzinin bilinmedik bir dilden konuşması ile uyandım. İşin komik tarafı “Efendim? Ne dedin?” diye sorunca, cümlesini aynen tekrar ediyordu. Bir bilene sorduk, otomatik bir şekilde bir araya gelen heceler olduğunu öğrendik. Tedavülden kalkmış gerçek bir dil değilmiş yani.

Yine uyku sohbetleri ile bezeli bir gece, bir ara uyku trenini yakalayıp dalmış olmalıyım, ertesi sabah kuzinimin yatakta gülmesiyle rüyalarımdan çıkıyorum. Ayaklarında tuhaf bir hisle uyandığını anlatıyor. Bu ne ola ki diye yorganı açmış. Gece ne hikmetse ellerindeki bütün gümüş yüzükleri çıkarıp ayak parmaklarına takmış olduğunu keşfetmiş. Gülünür tabii… Ben daha dünyaya gelmemişken, dayımın gece saat üç gibi, yatağın üstünde ayağa fırlayıp “goooool!” diye bağırması hala anlatılır durur ailede… Kızımın da kendine özgü ilginç hikayeleri var. Uykusunda bir şeyler iddia eder, ve sanki “hayır o öyle değil” demişim gibi, inatla savunur, ısrar eder. Babasından bulaşmış olmalı. O da uykusunda satışlarından %10 indirim hesaplardı sesli sesli. Ne aile… sen gel de uyu!

adoptart.net drawing naz oke loving you

“Loving you” Naz Oke, 2022. adoptart.net

Horlamaya gelince hepimizin uyku kaçırtan bir yakını, bir komşusu vardır. Her bir insanın tarzı ayrı. Kara trene rekabet yapanların horlaması kapı duvar tanımaz. Bazen ses duvarını bile aşar! Şöyle ağız kenarından hafifçe “püf, püf” horlayanların kibarlığı kar etmez. Kulak duyup kafa takıldı mıydı uyumak ne mümkün. Hatta bu horlama daha da sinsidir diyebilirim. Horlayanların ıslık çalınca sustukları söylenir hani. Islık çalarsın ve susar da… Ama 5 dakika sonra gene başlar. Bu kez dürtersin, olmadı tekmelersin… Gene susar. Bir beklemedir başlar, tekrar ne zaman horlayacak diye. İşin en acıklı tarafı siz yatakta debelenir ve sinirlenir, uykusuzluktan iyice perişan olurken o horlayan mışıl mışıl uyur. Ertesi gün de siteminize “aaa yok canım ben hiç horlamam” diye cevap verir. Aslında anlayış göstermek gerek, bize de “horladın” dendiğinde pek bozuluruz, değil mi?

Uyku tutturma yöntemleri de oldukça ilginç. Bebebeleri beşikte ya da ayakta sallama, kucakta hoplatma, pusetin ileri geri hareketi, o da olmadı arabayla bir tur attırma gibi teknikler mevcut… Uyuma rituelleri de çok önemli : parmak emmek, saç bukleleri ile oynamak, kulak okşamak, battaniye koklamak, ayakları birbirine sürtmek, artık canı çıkmış pelüş oyuncağı burnuna sürtmek, düzenli aralıklarla belli bir ses çıkarmak ki bu bir tür “kişiye özel” ninnidir adeta… İşte herkesin kendine has bir adeti var. Çok küçükken edinilen bu adetler çocukluktan uzaklaşıldıktan sonra da süregelebiliyor. Kelli felli birinin yorgun bir günün ardından koltukta uyuklarken, alnına düşen buklesi ile oynadığını görmek sevimli gelebilir ama yeni sevgilinizin aşk-meşk faslı bittikten sonra uykuya kucak açıldığında “ıııı, ıııı, ııı” sesleri eşliğinde hafifçe sallanması biraaaz… Nasıl desem?… “şaşırtıcı”!

Neyse, hastalık olmasın da… Biraz araştırınca 80’den fazla uyku hastalığı olduğunu öğreniyoruz. En yaygınları, gündüz aşırı uyku eğilimi, insomnia, narkolepsi, uyku apne sendromu, şu çeçe sineğinin bulaştırdığı afrika uyku hastalığı… Sonuncusu dışında bu hastalıklar genelde uyku düzensizliği olarak algılandığı için arada kaynayabiliyor. Aslında hepsinin teşhisi mümkün ve önerilen değişik tedaviler var. “Uyu demeye geldim. Uyu demeye geldim. Yavrum yaren nerende? Merhem olmaya geldim.”

Uykuların en kralı ise “kış uykusu”. Kış uykusunun ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Eminim ki hepimizin içinde, en yorgun günlerin akşamında şöyle bir kış uykusuna yatıp bahar aylarında ve tercihan başımıza üşüşen sorunlar kendi kendine çözüldükten sonra uyanmak gibi bir istek oluşmuştur. Peki bir de “yaz uykusu” olduğunu biliyor muydunuz? Yaz uykusu, sıcak ve kurak iklim bölgelerinde yaşayan bazı hayvanların, zor şartları atlatmak için çok sıcak yaz günlerini uyku veya uyuşukluk arası bir dinlenme halinde geçirmesi oluyormuş… Hiç duymamıştım, ama mantıklı değil mi?

Kış uykusu kadar uzun olsun, öğle yemeği sonrası uykusu gibi kısa olsun uyku ruhun ve bedenin dinlenmesi, bizler için iyi bir dost. Bir an gelecek dostunuzu kucaklayacaksınız. İster gece vakti yatağınıza uzanın, ister gündüz gözüne günlünüzün çektiği bir yere kıvrılın. Koltuk, kanape, bank, çayır çimen. Sırtüstü eller göbekte kilitli, yüzüstü kollar yastığın altında, yan dönük, dizler çeneye doğru; keyfiniz, bedeniniz nasıl istiyorsa öyle yerleşin. Gözlerinizi kapatın ve bekleyin. Az sonra dostunuz randevusuna gelecek…

Sizleri sevgili Morpheus’un kollarına teslim ediyorum. İyi uykular, tatlı rüyalar…

 Teneffüsü uzatmak için, dizinin diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Başlık resmi: “Sakin uyku”, Naz Oke 2021. adoptart.net

Bu makale güncellenmemiş hali ile 2007’de Hillsider dergisinde yayınlanmıştır.

Kedistan’ı destekleyin, bağışlarınızla yaşatın

Kedistan’ı ve arşivlerini elimizden geldiğince yaşatmaya çalışıyoruz. Kedistan bağımsızlığını koruma kaygısı ile fon ya da reklam almıyor, habere ulaşma hakkının karşılıksız olması gerektiği prensibi dahilinde abonelik zorunluluğu getirmiyor ve tüm katılımcıları da gönüllü. Bugüne dek en aza indirgediğimiz masrafları, dayanışmak isteyen okuyucularımızın bağışlarıyla karşılayabildik. Sizler de destek olabilirsiniz.
Kedistan’ın tüm yayınlarını, yazar ve çevirmenlerin emeğine saygı göstererek, kaynak ve link vererek paylaşabilirsiniz. Teşekkürler.
Naz Oke on EmailNaz Oke on FacebookNaz Oke on Youtube
Naz Oke
REDACTION | Journaliste
Chat de gouttière sans frontières. Journalisme à l'Université de Marmara. Architecture à l'Université de Mimar Sinan, Istanbul.