Türkçe | Français

Geride bırak­tığımız haf­ta­lar­da, adını kaçırdığım yabancı bir fil­imde bir gazete­ci sınırın sıfır nok­tasın­da yaşadık­larını anlatıy­or­du. Her ne kadar sınır hat­tın­da gazete­ci­lik yapan bir gazete­ci olsam da, şu “sınırın sıfır nok­tası” ibare­si bana diken gibi batar. Tah­min ede­ceğimiz gibi bunun bir nedeni var. Olmaz mı? Ben de işbu yazıy­la konuya tır­naklı tır­naklı par­mak­lar basacağım, naçizane.

Uza­tıp başınızı ağrı­ta­cağım. O vak­itler ya 15 ya 16 yaşın­dayım. Şu anki yaşımın yarısı işte. Bilemiy­o­rum, bel­ki de biraz daha çocuk çay­dım. Kapıların koç başlarıy­la haşır nesir olduğu, oracık­ta buracık­ta postal izlerinin bulun­duğu vak­itler yine. Gene. Hafızam bana bir ayak oyunu çek­miy­or ve yahut bir kur­na­zlık yap­mıy­or­sa, Dağlı­ca dolay­ların­da ağır bir çatış­ma yaşanmıştı.

Böyle­si anlar­da bazen plaza gazete­ci­leri biz­im oralara gelir­di. Gelip de yurt­taşa mikro­fon uzatanın bir elin par­mak sayısını ha geçer­di, ha geçmez­di. O da en iyimser, en nikbin tah­min­le. Zaman içinde öyle iliştir­ilmiş gazete­cil­er gördüm içi sivil­celeri bile askeriy­di. O denli.

Neyse sapa yol­lara dal­may­alım, mevzu­muza döne­lim. O gün­ler­den bir gün İpek Yolu’nun hem dibinde ve Yük­seko­va ilçe merkezinin eli­fi elifine gir­işin de olan köyümüzdey­dim. Bak­tım, yengem ses etti: “Ned­im evin arkasın­da bir minibüs var, hele bak” (Elbette Kürtçe söyle­di.) Zift gibi karan­lık­tı o akşam.

Biraz yak­laşın­ca bir can­lı yayın aracı olduğu­nun ayırdı­na ve için­de­ki iki kişiyi tanıy­or­muşçası­na bakışlarımız zarfa yapışan pul gibi onlara yapıştı. Aracın kapısı açıldı ve Kanal D mikro­fo­nunu gördüm. Mer­akım hin­di gibi kabardı. Hat­ta kar­bon­at yemiş pas­ta. Can yeleği mi ne giyen biri yak­laştı, mer­ha­bal­adı, mer­ha­ba­landı. Biraz­dan can­lı yayın­la Kanal D Ana Haber’e, M. Ali Birand’a bağlanacak­mış. Bir heye­can­landık ki görs­eniz san­ki can­lı yayı­na bir çıka­cak­tık. Olsun, nihayetinde biz­im evin orası can­lı yayı­na çıkıyordu.

Onlar hazır­lana dur­sun, biz­imk­il­er de ihtiyaçlarını sor­mamız gerek­tiği­ni hatır­lat­tı. O heye­can ve mer­ak­la kırk gün kalsalardı, aklı­ma gelmez­di bunu sor­mak. Açlar mı, susu­zlar mı, lavabo ihtiyaçları var mı ben­z­eri soru­larımızı teşbih tane­si gibi dizdik. Açıkçası, ‘Eve buyu­run’ ısrar­lı tek­li­fime, korku­lu- kaygılı ve içerisinde bir tomar soru işareti barındıran bakışlar­la karşılık verdil­er. Muhabir olanı bir nebze yak­laştı. Onu ikna edene kadar o çocuk dil­im, ilk genç­lik hal­ler­im­le bin dere­den su getirdim.  “Ben­im adım Cem Tekel” dedi.

Kendi­mi tanıt­tım, sorun­ca lisede yabancı dil bölümünde olduğu­mu ve İngilizce öğret­meni ola­cağımı söyle­di. Mem­nuniyetle karşıladı ve lavabo ihtiy­acı için abimgillerin evine gir­di.  Gal­i­ba akabinde birazcık olsun bize ‘güven­di’  son­racığı­ma, biz­im hayran bakışlarımız altın­da can­lı yayı­na başladı. Tam olarak hatır­la­mamı bek­le­meyin ancak şu kesin ve su götürmez ki.

Sınırın tam da sıfır nok­tasın­dayız” dedi!  Esasın­da biz­im evin 10 bilemedin 15 metre yanın­da, ‘Sınırın Sıfır nok­tası­na’ ise 45–50 kilo­me­tre uzaklıktaydı.

Tabii, o vak­itler gazete­ci reflek­sim olsay­dı, hemen oracık­ta tekzip eder­im.  Velakin gazete­ci olmak aklımın kıyısın­dan köşesin­den geçmez­di. Ki tekzip nedir, onu da bile­mezdim ya!

Tekel’in ‘Sınırın Sıfır nok­tası’ söyle­mi hep­imizi kahka­haya boğ­du. Sağ olsun, sayesinde bir dolu güldük. Bizce o çok uçmuş­tu. Tabiri caizse, şu anki dolar gibi, avro gibi.

Kendi­ler­ince hak­lılardı bu ‘sıfır­cı’ arkadaşlar, sonuç­ta yörenin yamacın insanı bilse de rah­metli Birand ve izleyi­cisi nere­den bile­cek­ti? Üste­lik akşam da bildiğiniz karaya kesmişti. Katran karası bir karanlıktı.

Onu bırakın, bu sınırın sıfır nok­tası tak­tiği halen pek bir revaç­ta Peynir ekmek gibi gidiy­or diye­ceğim, gel­gele­lim onlar da. Pek pahalı, pek tuzlu. Ekono­mi de öyle bir hal aldı ki artık dey­im­leri kul­lanamıy­oruz-Türk Dili Kuru­mu yetk­i­lerinin dikkatine…

Tekrar edey­im, gazete­ci reflek­sim olsay­dı, “Seni gidi tatlı su balığı” derdim, “yeme­zler!”. Kimse böyle deme­di. Biz­im Tekel de üzer­ine kon­feti yağdırır­cası­na can­lı yayını yap­tı. Biz­imkine, biz­imk­il­er otlu peynir, köy yoğur­du ve yumur­tası, tandır ekmeği ve kaçak çay hazır­ladı. Tam olarak getirdim.  Onlar bu organik neva­leyi bir güzel götürüy­orken, ben de can­lı yayın aracının tadı­na varıyordum.

E ne demişler, Allah boş duranı sevmezmiş…


Kedistan’ı destek­leyin, bağışlarını­zla yaşatın

Kedistan’ı ve arşivlerini elimizden geldiğince yaşatmaya çalışıyoruz. Kedistan bağımsızlığını koruma kaygısı ile fon ya da reklam almıyor, habere ulaşma hakkının karşılıksız olması gerektiği prensibi dahilinde abonelik zorunluluğu getirmiyor ve tüm katılımcıları da gönüllü. Bugüne dek en aza indirgediğimiz masrafları, dayanışmak isteyen okuyucularımızın bağışlarıyla karşılayabildik. Sizler de destek olabilirsiniz.
Kedistan’ın tüm yayınlarını, yazar ve çevirmenlerin emeğine saygı göstererek, kaynak ve link vererek paylaşabilirsiniz. Teşekkürler.
Nedim Türfent
Auteur, mem­bre d’hon­neur de Kedistan 
Jour­nal­iste, cor­re­spon­dant de DIHA, en prison depuis 2016. Mem­bre hon­ori­fique du Eng­lish PEN