Bir yıl önce yani Ekim 2019’da Şilili ortaokul öğrencilerinin başkent Santiago’da metro zammına karşı başlattıkları isyan, kısa sürede Mapuche halkının toprak ve özgürlük eksenli ekolojik sosyal direnişiyle de birleşerek, neoliberal diktatörlüğe karşı bir “rövanş” isyanına dönüştü.

Kasım ayı günlerinde yaralanmak pahasına ben de bizzat bu tarihi isyan günlerine aktivist kameramla bir buçuk ay boyunca tanıklık ettim.

Şili’de diktatörlüğe ve neoliberalizme karşı süren halk isyanının dinmeyen bir kararlılıkla yarattığı potansiyel enerji, yalnızca Şili için değil diğer Latin Amerika halklarına, ve tabii bütün dünya halklarına, diktatörlüklere ve neoliberalizme karşı kendi kaderlerini tayin etmeleri için yeni bir tarihsel moral ve motivasyon kaynağı, ve esas olarak da kendi içinde son derece yaratıcı pratikler taşıyan yeni bir sosyal isyan deneyi kazandırdı. Gelinen aşamada bu dünya tarihinin belki de en uzun süreli (1 yıl) kesintisiz isyanına ev sahipliği yapan Şili sokakları, isyancıların neoliberal Şili diktatörlüğünün şiddetine karşı dinmeyen öfkesi ve yıkılamayan barikatı haline geldi.

Baskıcı Şili devleti ve onu ayakta tutan sağdan sola bütün bileşenleri şimdi panik halinde isyanın sokaklardaki bu olağanüstü potansiyel gücünü provoke eden yasal düzenlemelere ,”oy(a)lamalara”, yönlendirme çabasında.

Sistem içi sağ ve sol tarafların kendi içinde nüanslar taşıyan bu neoliberalizme restore etme çabaları, isyanın olağanüstü potansiyel gücünü de hırsızlamayı kendilerine ve dolayısıyla sistem içine yedeklemeyi amaçlamakta. Bu tehlikenin farkında olan anarşistler geçtiğimiz günlerde “sokakları terk etmeyeceklerini” beyan eden bir açıklama yayınladılar.

Bu kaotik aralıkta sokakları terketmeyen isyancıların en önemli moral kaynağı olan anarşistlerin mevcut duruma ilişkin ne düşündüklerini ve bu sürecin neresinde konuşlandıklarını merak edenler için Biobío Anarşist Meclisinin İsyan ve siyasi kriz başlığıyla kaleme aldıkları tarihi değerlendirmeyi onlarla yaptığım olumlu istişareden sonra, sevgili Pınar Ercan’ın titiz çevirisiyle paylaşıyorum.

İyi okumalar.

sili anarsist biobio

Şili’deki halk isyanı ve anayasa referandumu
Ekim 2019’dan Ekim 2020’ye
BiobíoAnarşist Meclisi’nin durum analizi

İsyan ve siyasi kriz

Ekim 2019’da başlayan halk isyanı ve ardından gelen baskılardan bu yana Şili’de çalkantılı günler yaşanıyor. Koronavirüsün gelişi gündemi kısmen değiştirmiş olsa da1, diktatörlüğün sona ermesinden bu yana en büyük isyanı açan bu çatlak, anayasayı değiştirme süreci ve yarattığı kitlesel siyasallaşma üzerinden dönemin siyasetini tanımlıyor.

İsyan sırasında ortaya çıkan çok çeşitli toplumsal taleplerin yoğunlaşma noktası, kamuya ait olan yerleri özelleştiren ve sosyal hakları metalaştıran neoliberal yapısı nedeniyle mevcut anayasanın değişmesi oldu. 1980 yılında Pinochet askeri diktatörlüğünün dayattığı bu anayasa, askeri yapayı aşar ve esasen diktatörün bitişinden sonra siyasi sağ partiler aracılığıyla anayasayı ve bu modeli savunan neoliberal kesimlerin tarihi bir projesine karşılık verir. İşte bu neoliberal kesim, parlamentodaki bir azınlıkla bile statükoyu sürdürmesine izin veren anayasal tasarımı kullanmakta. Bu tasarımın niyeti, anayasanın önemli yönlerini değiştirmeye çalışan yasa tasarılarının onaylanmak için yüksek bir yeterli çoğunluğa ihtiyaç duyması ve bunun da pratikte sağ kanadın, azınlık olduğu hâlde, reformları veto edebilmesiyle sonuçlanmasını sağlamaktır. Tabii burada hatırlatmak gerekir ki, Demokrasi İçin Partiler Birliği’nde yer alan merkez-sol hükûmetlerin diktatörlük sonrası başkanlığı sırasında sistemin merkezî yönleri değiştirilmemiş ve bu gruplar sağ ile birlikte birbiri ardına iktidara geldikleri bir düopol oluşturmuşlar, dolayısıyla da bu anayasayı ve modeli sağlam tutma noktasında suç ortaklığı yapmışlardır.

Bu senaryoda ise isyan, paradoksal bir şekilde, sağın anayasasını sağcı bir hükümette yapılan bir referandum ile sınamaya zorluyor – ancak bu, sağcı hükümetin ayakta kalmasını sağlayacak bir seçeneğin de kapısını açmış oluyor – ve aynı zamanda anayasa sürecini tanımlamak için kendi kartlarını oynuyor.

Bu isyan, Şili’deki neoliberalizmin çatlaklarını ve başarısızlığını gösteriyor; metalaştırılmış insan haklarını protesto ederek başlayan gösteriler temel hakların ihlali, düzinelerce ölüm, binlerce yaralı ve polisle askerin elinde gerçekleşen işkence vakalarıyla sona erince, geçmişin yaraları da yeniden canlanıyor. Polisle güçlü çatışmalar, devlet binalarına, siyasi partilerin ve bankaların genel merkezlerine saldırılar, süpermarketlerin ve zincir mağazaların yağmalanması ve aynı zamanda İspanyol işgalcilerin kilise ve heykelleri gibi düzenin sembollerine yönelik saldırıların da bulunduğu yaygın sokak şiddeti, geniş vatandaş kitleleri tarafından her zaman onay görmemekle beraber toplumsal ve siyasal krizin derinliğini göstermekte.

İsyan, Santiago’da ulaşım fiyatlarının artması ve ortaokul öğrencilerinin metroda ödeme yapmaması nedeniyle Ekim ayının başında protestolarla başladıysa da, bu protest tavır âdeta bulaşıcı bir biçimde yayıldı ve metro istasyonlarında baskıya karşı protestolar yaşanır oldu. 18 Ekim’deki protesto, sadece metro fiyatı nedeniyle değil, aynı zamanda artan hayat pahalılığı nedeniyle de başkent caddelerinden taştı ve onlarca yıldır biriken sorunların artık patlama noktasına geldiğini de hesaba katarak çeşitli türlerde toplumsal iyileşme taleplerine doğru genişledi. Birkaç gün içinde, fiyatların yükselmesi gibi bir ekonomik sorun ihtimali, Pinochet’nin gidişinden bu yana en büyük siyasi krizi ortaya çıkaracaktı.

19 Ekim’de isyan tüm Şili’ye yayıldı ve Piñera’nın “savaştayız” diye ilan etmesinin ardından hükûmete duyulan hoşnutsuzluk büyüdü. Sokaklardaki protestolar, yalnızca hayat pahalılığını eleştirip toplumsal eşitsizlikleri sorgulamakla kalmıyor, aynı zamanda, mevcut anayasayı neoliberalizmin yasal temeli olarak tanımladığı için yeni bir anayasa talep ediyordu.

İsyan, hoşnutsuzluğu kontrol altına alamayan iktidar kurumlarının yoğun bir biçimde itibar kaybetmesine ilaveten, ufak çocuklara cinsel istismar vakaları nedeniyle Katolik Kilisesi’nden başlayarak; ayrıcalıklı bir kast olarak yapılandırılan siyasi sınıf ve şirketlerin kendi lehine yasalar karşılığında sağladığı kural dışı finansmanlar nedeniyle yolsuzluk vakaları; yargının siyasetteki yolsuzluğu kovuşturmaması ve vergi suçlarının “etik dersleri” ile cezalandırılması, büyük şirketlerin gizli fiyat anlaşması, ve tüm bunlara ek olarak kadın cinayetleri ve ataerkil şiddet davalarının cezasız sonuçlanması gibi on yıllardır süregelen yapısal adaletsizlik hissiyle biriken enerjinin büyük bir kısmının açığa çıkma noktası oldu. Bunlar, son yıllarda Carabineros [Şili ulusal polis gücü] ve Silahlı Kuvvetler’de vuku bulan yolsuzluk ve kamu fonlarının çalınması gibi büyük skandallara ek olarak yaşanırken; diktatörlük tarafından dayatılan özelleştirilmiş sosyal güvenlik modelinin bir ürünü olarak eğitim, sağlık gibi sosyal haklar ve düşük emekli maaşları üzerinden ede edilen kâr yüzünden halihazırda kabarmış olan rahatsızlık daha da artıyordu.

Şili

Fotoğraf: Sadık Çelik

Sosyal haklardaki eksikliğe bir de, seçkinler tarafından desteklenen Şili modelinin “başarısının” yavaş yavaş sorgulanmasına sebep olan yüksek hane halkı borcu gibi durumlar oluşuyordu. Sosyal hak arayışları, Piñera’nın ayrılışı ve yeni bir anayasa süreci devam ederken, siyasi sınıfın bir tür anayasa değişikliği süreci açma duyurusuyla birlikte isyan önemli bir an yaşadı. Bununla birlikte, hazırda bir sosyal gündemin bulunmayışı hoşnutsuzluğu sürdürüyor ve bürokratik bir sistem ile hızlı değişim talebi arasındaki zıtlık artıyor, yürüyüşlerin çevrimiçi olarak çağrı yaptığı ve resmi basının hegemonyasıyla çekişen sosyal ağlar aracılığıyla adaletsizliklerin halk tarafından viral hâle getirildiği bu baş döndürücü dijital zamanlarda bu talepler daha da görünür hâle geliyordu.

Halk giderek daha da güçlenirken, temsili demokraside yaşanan kriz kötüleşiyor; kitlesel gösterilerde siyasi parti bayrakları değil, karartılmış Şili bayrakları ve Mapuche bayrakları görülüyordu. İsyan, siyasi gündemi belirleyen ve bir iktidar alanı hâline gelen sokak hareketlerini kanalize edebilecek öncüler veya partiler olmadan sürüyordu.

Topraklarımızda yaşanan uyanıştan ve mevcut ataerkil, neoliberal ve ekstraktivist sistemin sorgulanmasından mutluyuz. Seçkinler, “sosyal salgın” dedikleri şeyin “geldiğini görmedikleri” için korkarken, sokaklarda, yıllardır yeraltında bir mücadele ağı örülüyor ve bu mücadeleler şimdi önemli bir an yaşıyor. Neoliberalizmin tam ortasında yaşanan bu anlar, sosyal hakların metalaştırılmasını sorgulamaktan başlayıp modeli bir bütün olarak eleştirmeye kadar uzanan açılma ve siyasallaşma anlarıdır.

Geldiğini görmedikleri “salgın”, bir yandan henüz demokrasiye dönmeden ve diktatörlüğün sona ermesinden önce başlayan yavaş bir öğrenme sürecinden, bir yandan da sakinler, öğrenciler, işçiler, çocuklar ve gençler olarak ayaklandığımız bir mücadeleden kaynaklanıyordu. Ancak tüm bu mücadeleler, Pinochet’nin gidişine sebep olduğu hâlde, diktatörlüğün dayattığı modeli sürdürüp kusursuzlaştıran siyasi partilerin yarattığı sosyal anlaşma tarafından bastırılmıştı. Bununla birlikte, 90’ların mücadelelerinde, geleneksel toplumsal örgütlenmelerin dikey yapılarını yavaş yavaş sorgulayan yeni bir ilişki ve siyasi eylem biçiminin tohumları atılmaya başlanıyordu. Anti-otoriter ve anarşist kolektifler ve gruplar, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ve reel sosyalizmlerin sona ermesinin bıraktığı kuramsal tıkanışın ardından anarşist fikirlere yaklaşan birey ve gruplarla çeşitli mücadele deneyimleri aracılığıyla etkileşime girdi.

Yakın geçmişte yaşanan dağılmalar ve hatalara rağmen, anarşistler olarak bizler, 96 senesindeki kömür madenciliği grevlerinden öğrenci hareketini yeniden canlandırmaya ve mevcut bölgesel mücadelelere kadar, 90’ların gri atmosferinde toplumsal dokunun yerel düzeyde yavaşça dile getirilme sürecinin bir parçası olmaya çalıştık. 2006’daki “penguen devrimi”nin öğrenci mücadelelerinden güç kazanan ve kurulduğu 2011’deki seferberlikle kitleselleşen değişimin sadece kuşaklar arası değil, paradigma ve mücadele biçimi açısında da gerçekleştiğini bu deneyimlerden görüyoruz: O dönemde eğitimden kâr elde edilmesi toplumsal düzeyde eleştirilir olmuş ve sosyal hakların metalaştırılmasının sonuçları sorgulanmaya başlanmıştır.

2006’dan 2011’e kadar olan ve 2019’da iyice belirginleşen protesto döngüsünün gelişimine baktığımızda, ücretsiz kayıt talebi ve sosyal haklar üzerinden elde edilen kârın sona ermesinden, fırtınalı gibi esen ayaklanmalara ve sermayenin sembollerinin yok edilmesine nasıl geçildiğini görebiliriz. Bu nedenle “Şili uyandı” sözü kitleler arasında yaygınlaşmıştı; Şili artık talep etmiyor, yapılanların hesabını ödetiyordu.

Bir tüketim toplumunda, toplumun borçlara ve sosyal hakların metalaştırılmasına meydan okuması önemlidir; çünkü bunu yaparak piyasayı toplumsal ilişkilerin eklemleyici ve bütünleştirici ekseni olmaya zorlar. Ancak piyasa, borçlanma ya da metalaşma gibi kendi mekanizmalarını sınırlayarak toplumu düzenleyemez; bu nedenle piyasanın kurallarını sorgulayarak, bir bütün olarak toplumsal anlaşma tartışmaya açılmış ve yıkıcı isyanın ipleri çözülmüştü.

Neoliberalizm ekonomi yetkisini özel sektöre açtı ve siyaset, gerçek iktidardan yoksun pozisyonların yönetimine indirgenmiş bir teknokrasi türetti. Bu nedenle, anayasa süreci, piyasa tarafından gaspedilen iktidar alanının siyaset tarafından yeniden fethedilmesi anlamına gelebilirdi. Geleneksel siyasetin bu ayrışma senaryosunda, halk uyanmıştı; ancak yine de, güven duyulmayan siyasi sınıfla tartışıp baş rolü ele geçirmek için yeterli kapasiteyi gösteremedi ve bu esnada siyasi sınıf anayasa süreci boyunca kendini tazelemiş oldu. İsyan, kamuoyunu ve sokağı siyasallaştırdı, siyasi partilere katılım düşük kaldı ve kitleler partilerle özdeşleşmedi.. Bu nedenle anayasa süreci, siyasi kriz ve partilerin meşruiyet krizi karşısında oynanan bir oyun oldu; zira bu süreçte partiler kendini yeniden inşa etme, kurumsal olarak kendini savunma, kurumsal kanallar aracılığıyla hoşnutsuzluğu yönlendirme ve yönetimi isyanla teste tabi tutma fırsatlarından yararlandı.

Kültürel İsyan

İsyan, sokak seferberliğinin etkinliğini toplu olarak yeniden keşfeden ve siyasi eylemi temsili demokrasinin geleneksel kanallarından çıkaran yeni öznellikler ve siyasi bilinç formları sayesinde, yalnızca siyasi değil kültürel de bir dönüm noktasına, bir yeniden kuruluş anına işaret ediyordu.

Bunlar, feminizm sayesinde ataerkiye karşı güçlü eleştirilerin, çevresel mücadele dinamiklerine bir yaklaşımın ve toplumsal örgütlenmelerde artan bir yataylaşmanın geliştiği dönemlerdi. Geleneksel temsil mekanizmalarını sorgulayıp hem devlette hem de toplumsal ilişkilerde geleneksel otoriteleri eleştirerek açıkça yaşanan bir sosyal ve bireysel güçlenme süreci vardı. Neoliberal kültürün etkileri olan bireycilik ve rekabetle damgalanmış onlarca yıldır eşi görülmemiş bu olay, protestoların da heyecanıyla kendiliğinden gerçekleşen mahalle meclisleri çağrılarıyla birlikte kendini toplumsal düzeyde göstermeye başladı. Ülkenin çeşitli şehir ve mahallelerinde salgın sırasında bile aktif olan bu meclislerde halk, yaşadığı sorunlar ve toplumsal gerçeklik üzerinde tartışarak halk örgütlenmesi için verimli bir kanal açtı.

Aynı doğrultuda, ama devlet düzeyinde, şiddetlenen başkanlık tartışması ve yerel gerçekliklere yabancı bir parlamentonun sorgulanmasından hareketle, siyasetin belediyeleşmesi olgusu doğdu. Belediyeler, nüfusun kendine en yakın yapılar olarak tanımladığı kurumlardı ve hem sol hem de sağdaki belediye başkanlarının, kendilerini en çok oyu alacak cumhurbaşkanı adayları olarak gösterdikleri mevcut siyaset sayesinde elde ettikleri büyük şöhretin sebebi buydu. Hem mahalle meclislerinin çoğalması hem de geleneksel siyasetin belediyeleşmesi zamanın ruhunu anlatan örneklerdi. Yani zamanın ruhu; devletin sürekli araya girmesi, merkeziyetçilik ve neoliberal bireycilik yüzünden harap olmuş bir cemaatin kendini yeniden kurduğu üslere, yakın ve yerel olana yoğun biçimde yöneliyordu.

Siyasi temsil biçimlerindeki bu kültürel dönüşüm süreci, sosyal ağlar üzerinde günlük olarak tartışma yürüterek anında tepki veren dijital bir toplumda gerçekleşiyor ve bu durum temsili demokrasinin ve devlet bürokrasisinin eski yapısına gerilim yaşatıyordu.

Fotoğraf: Nicole Kramm | Instagram

Anayasa süreci

Kitlesel isyan ve birkaç şehirde polisi alt eden ayaklanmalarla karşı karşıya kalan Piñera, gösterileri bastırıp devriye gezmek için ordunun sokağa çıkması gibi diktatörlükten bu yana uygulanmayan önlemlerin yanı sıra sokağa çıkma yasağı da uygulayarak olağanüstü hâl ilan etti. 19-28 Ekim 2019 tarihleri arasında yaşanan olağanüstü hâlde 20 kişi öldü ve 1.200’den fazla kişi yaralandı.
İsyanın büyüklüğü devlet aygıtında siyasi tepkilere yol açtı; bunlardan ilki, 7 Kasım’da Şili Belediyeler Birliği’nin – emekli aylıkları, sağlık, eşitsizlik, maaşlar ve başka pek çok sosyal konuyu soruşturmanın yanı sıra – 7 Aralık 2019 günü yeni bir anayasaya ihtiyaç olup olmadığına dair ulusal düzeyde bir yoklama düzenlemeyi planladığını açıkladığında yaşandı. Hükûmetin 10 Kasım’da yanıt vererek, yeni bir anayasa taslağı hazırlamak üzere parlamentoyu görevlendirmeyi içeren bir Kurucu Kongre düzenlemeyi önerdi. Bu öneriler anayasa taslağına yurttaş katılımı için alan açmasa da, siyasi ortam anayasa değişikliğine zaten açıktı. Buna paralel olarak, 12 Kasım’daki tarihi genel grev sırasında sokaklar doldu taştı.

Ülke genelinde yaygınlaşan isyan ile sert baskı ve insan hakları ihlalleri konusundaki kargaşaya rağmen, parlamentoda temsil edilen partiler, 14 Kasım’da başlayıp 15 Kasım’ın sabahına dek saatlerce süren müzakerelerin ardından Barış ve Yeni Anayasa Anlaşması’nı imzaladılar. Adından da anlaşılacağı gibi bu anlaşma, anayasal süreci başlatmak için siyasi sistemin açılması yoluyla “barışı garanti etme” ve kamu düzenini sağlama çabası olarak gösteriliyordu. Süreç, yeni anayasa hakkında (onay veya red vererek) ve onu tasarlaması gereken organın türü hakkında düşüncesini belirten gönüllü bir başlangıç referandumu ile başlayacaktı. Seçeneklerden biri, yarısı vatandaşlar tarafından seçilecek diğer yarısı parlamentonun kendi üyeleri arasından seçeceği 172 kişilik karma bir kurucu listesiydi. Diğer seçenek ise yalnızca vatandaşlar tarafından seçilecek 155 kişinin oluşturduğu bir anayasa konvansiyonuydu. Gelinen bu son nokta, vatandaşların sürece katılımının somut bir olasılığı olarak sunulduğu için anlaşmada bir kilometre taşıydı.

Ancak, taslak hazırlama makamı için başlangıçta erkekler ve kadınlar arasında eşit bir dağılım öngörülmediği için sürecin mekanizmalarına ilişkin acil sorular ortaya çıktı; bu eşitlik hususu daha sonra parlamentoda yasa olarak onaylandıktan sonra dahil edildi. Ancak, söz konusu eşit dağılımın yalnızca halk oyu ile seçilen pozisyonlar için olacağı kararına varıldı; yani anayasa konvansiyonu eşit olacak, ancak karma konvansiyon kazanırsa eşitlik olmayacak, çünkü bunun yalnızca yarısı halk oylamasıyla seçilecek ve diğer yarısı parlamento tarafından belirlenip eşit dağılıma sahip olmayabilecekti.

Ayrıca anlaşma, yerli halklara, toplumsal dünyanın temsilcilerine koltuk ayırmayı veya isyanı başlatan orta öğretim öğrencilerine 18 yaşından küçük oldukları için oy verme hakkı imkanını da öngörmüyordu. Öte yandan anlaşma, yeni anayasanın Şili tarafından imzalanmış uluslararası anlaşmalara saygı göstermesi gerektiğini öngörüyordu ki bu, yalnızca yabancı sermayenin korunması değil, aynı zamanda teorik olarak bağımsız ve müzakereci bir şekilde ele alınacak yasaklanmış konularının varlığını da ifade ediyordu.

Başlangıçta Nisan 2020 için planlansa da, koronavirüs salgını referandumu 25 Ekim’e ertelemeye zorladı. İsyana verilen tepki sonucunda sokakların militerleşmesi ve bu militarizasyonun sonradan salgın nedeniyle tasdiklenmesi, dünyada çok az örneği bulunan, gece vakti sokağa çıkma yasağı eşliğinde referandum düzenlenmesi için zemin oluşturacaktı.

Oylamadan sonra, “onaylıyorum” seçeneği kazanırsa, anayasacı gruba anayasayı hazırlamak için 9 ay süre tanınacak, bu süre 3 ay uzatılabilecekti. Halkın hem karma hem de anayasa konvansiyonu seçeneğindeki seçim kotaları, 11 Nisan 2021 için planlanan bir oylamayla, parlamentoyu seçmek için kullanılan aynı ilçe seçim sistemi altında tartışılacaktı. Anayasacı grubun işi bittikten sonra ortaya çıkan yeni anayasa metni, zorunlu bir onay referandumuna sunulacaktı.

Barış ve Yeni Anayasa Anlaşması’nın açıklanmasının ardından, halkta teorik düzeyde bulunan kurucu egemenliğin anlamı ve partiler arasındaki bu anlaşmanın siyasi sınıf ile vatandaşlar arasındaki ayrılığı nasıl gösterdiğine dair geniş bir tartışma başladı. Parti liderleri arasında yaşanan özel bir buluşma, sabah saat 3’e kadar bir reality show atmosferinde geçti ve başrol oyuncularının basın önünde büyük bir masayı paylaşmasıyla sona erdi. Söz konusu son toplantıda Piñera’nın yokluğu, halkın hükûmet yönetimini genel olarak reddetmesi karşısında hükûmetin geri çekilmesinden kaynaklanıyor; aynı zamanda siyasi sınıfın bu boşluğu parlamento aracılığıyla doldurmaya çalıştığını ve bunun yanı sıra krize çözüm arayışı bünyesinde Belediyeler Birliği ile bir lider araştırması yürütmeye çalıştığını da gösteriyordu. Anlaşmayı imzalayan taraflara gelince, sağ ve Demokrasi İçin Partiler Birliği’nin bu geçiş sürecinde oluşturduğu tarihi düopolün kollarının yanı sıra, Frente Amplio’da [Geniş Cephe] oluşan yeni solun katılımı, siyasi hattaki tüm pozisyonları birbirine yaklaştırdığı için anlaşma sanki onaylanmış gibi bir hava yarattı. Bununla birlikte, Komünist Parti gibi bazı partiler, anlaşmayı çıkış noktasını tartışmalı bulduğu için imzalamadı ve diğerler partiler de, Frente Amplio’da olduğu gibi, ait oldukları kümelenmeden ayrıldılar.

Anlaşmanın başlangıçta nüfusun çeşitli katmanlarında yarattığı güvensizliğe rağmen, geniş kesimler tarafından bir sokak zaferi, isyanın potansiyeli karşısında kaçınılmaz ve minimum düzeyde bir adım olduğu kabul edildi. Aynı zamanda, mahalle meclislerinin yarattığı heyecanla, seferberlik hâlindeki nüfusun talepleri yerine getirme kapasitesi karşısında açılan olasılıklar ve taraflarca imzalanan anlaşmanın, isyanı ayakta tutma amacıyla kendi parametreleri dahilinde yönlendirmek için nasıl bir güç manevrası anlamına geldiği hakkında tartışmalar sürüyordu. Anlaşma gündemi dolduruyordu ve bazı isteksiz duruşlara rağmen, bölge meclisleri ve toplumsal örgütler diktatörlük sonrası geçiş döngüsünü kapatan ve Şili’nin Pinochet-leşsizleştirilmesinde bir kilometre taşı mahiyetinde sembolik bir eylem olan “onaylıyorum”a doğru hızlı bir yönelim sergiliyordu.

Çeşitli anketlerde çıkan sonuçlara göre, normalde seçimlere katılım oranı %50 veya daha düşükken, 25 Ekim referandumunda sandığa gitme oranında kitlesel bir artışın yanı sıra, “onaylıyorum” seçeneği yaklaşık % 70’lik büyük bir zafer elde edecekti.

Anarşistler olarak, anlaşmanın kökenini ve de anayasa süreciyle birlikte isyanın geleneksel siyasi kanalların bünyesine girmesi olasılığını sorgulamamıza rağmen, halkın, sembolik düzeyde anayasa sürecinin geri kalanından ayrı bir kilometre taşı gibi etki gösteren coşkusunun doğasını açıklamaya çalışmalıyız. Bunun nedeni, mevcut anayasaya sinmiş diktatörlük mirasından, yukarıda da bahsedildiği gibi, kurtulma olasılığına ek olarak, Ekim referandumunun, bağlayıcı bir istişare niteliği taşımasıydı, ki bu da Şili’de müzakere hakkının geri bildirim olmaksızın siyasi sınıfa verildiği dar temsili demokrasi bünyesinde olağan dışıdır. Buna ek olarak, referandum, anayasal konularda halka danışma özelliğine sahiptir, ki bu da Şili’de tüm anayasalar vatandaşların katılımı ya da referandum hakkında istişarelerin onaylanması olmaksızın seçkinler tarafından kaleme alındığı için daha önce yaşanmamış bir durumdu. Öte yandan, referandum siyasi görevler için aday seçimi olmadığından, güven duyulmayan bir siyasi sınıfın katılımını içermiyor, bu da pek çok kişinin ilk kez veya yıllar sonra ilk kez oy kullanmasına neden oluyordu.

Şili

Fotoğraf: Sadık Çelik

Seçim döngüsü

Bu özellikler, referandumu, kendi içinde bir kilometre taşı olarak etki gösteren ve onu fiili ve siyasi düzeyde değil, öznellikler düzeyinde anayasa sürecinin geri kalanından ayıran sembolik bir düzleme götürdü. Referandumun ikili doğası ve “onaylıyorum / reddediyorum” seçenekleri taraf tutmaya kolaylıkla izin verirken, tarafların karma veya anayasa konvansiyonundan hangisinin kazandığına bakmaksızın katılım sağlayacağı Nisan 2021 tarihli kurucu organ seçiminde taraf tutmanın aynı oranda kolay olmayacağı görülüyordu. Bu seçim dörtlü olacaktır; çünkü sadece kurucu organı oluşturanlar değil, belediye başkanları, konseyler ve bölgesel yönetimler de seçilecek ve bu da partileri oluşturacak listelere bakınca adaylık süreçlerini daha da karmaşıklaştıracak bir konuya dönüşecektir. Seçim rekabetine güven vermeyen karakterleriyle birlikte eklenenler, halkın beklentilerini düşürebilir, süreçle ilgili hayal kırıklığını artırabilir ve referanduma kıyasla seçmen sayısını azaltabilir.

Nisan 2021 seçimi, parlamento seçiminde kullanılan bölgesel seçim sisteminin aynısı ile yapılacaktır ki, bunun da listesiz bağımsız adaylar karşısında partili adaylara bir avantaj sağlayacağı düşünülmektedir. Pratikte, en rekabetçi listeler partilerin oluşturduğu listeler olurken, vatandaşların ve toplumsal örgütlerin adaylıkları, partiler ve onların güçlü iç yapıları ve bol miktarda fon ile rekabet etmeye zorlanacaktır. Bu durum toplumsal örgütleri parti listelerine entegre olup onların programına boyun eğmeye itecek veya eşit şartlarda rekabet edebilmek için siyasi partiler oluşturmaya zorlayacaktır.

Nisan seçimleri ile ilgili referandumdan sonra başlayacak seçim döngüsü, gündemi devralacak ve de hangi parti tartışmasının ötesinde bir bütün olarak isyanla vurgulanan temsili demokrasi dinamiklerini yeniden teyit edecektir. Bu arada siyasi sınıf, Belediyeler Birliği’nin yürüttüğü referandum kaynaklı Barış Anlaşması ile açılan sürece baskın çıkarak, sorgulanan imajını yeniden inşa etmeye çalışırken, bir yandan kurumların içinde hoşnutsuzluğa neden oluyor, siyasi sistemi yeniliyor ve siyasetin belediyeleştirilmesine itiraz ediyordu.

Daha geniş bir çerçevede Barış Anlaşması, devletin isyana verdiği tepkinin bir parçasıydı. Yürütme organı baskıdan sorumluydu, yargı binlerce protestocuyu hapse attı ve yasama organı barikat ve yağmalama karşıtı yasalar çıkardı. Buna paralel ve çapraz bir şekilde, siyasi sınıf Barış Anlaşması’na isyanın yasal yönetimi rolünü atamıştı, çünkü anlaşmanın ilk maddelerinde demokratik açılım için bir tür toplumsal barış alışverişine yer verilmişti. Bununla birlikte, sokak şiddeti, anlaşmayı imzalayan, ancak sokak gösterileri ve polisle çatışmaların sürmesiyle kanıtlandığı üzere, vatandaşlar ile devlet arasında arabuluculuk rollerinde geçerliliğini yitirmiş tarafların idare edebileceği veya içine alabileceği bir şey değildi. Bu doğrultuda anlaşma, tarafları hem sokak şiddetinin kınanmasında aynı safa çekerek hem de iyi ve kötü, şiddet ve barış yanlısı protestocular arasında ayrım yapmaya önayak olarak, geçerli ve kabul edilebilir protesto sınırlarını belirlemeye çalışıyordu. İsyanın sürmesi karşısında, anlaşmanın baskıcı sonuçları, bize 1988’deki referandumdan sonra Pinochet’nin ayrılışına damgasını vuran protestonun “pasifleştirilme” sürecini; demokrasinin gelmesine rağmen hâlâ mücadeleye devam edenlerin tecrit edildiği, hapsedildiği ve öldürüldüğü o süreci hatırlatıyor.

Anayasa süreci, siyasal sistemi sokaklardan zorlayan yıkıcı bir protesto dalgasıyla giderek siyasallaşan bir toplum içinde gerçekleşecektir. Olası senaryolar arasında, yeni bir anayasanın geliştirilmesi veya onay referandumundaki “reddediyorum” zaferinin bir sonucu olarak mevcut olanın varlığını sürdürmesi ya da geleneksel siyasetin içlerinde vuku bulan parçalanmalar nedeniyle sürecin başarısızlığa uğraması sayılabilir. Bu senaryolardan hangisi gerçekleşirse gerçekleşsin, acil sorunları ele alamayan sosyal bir gündemin olmaması, hoşnutsuzluğu körükleyecek ve krizi uzatacaktır.

Mevcut durum, Şili’de önümüzdeki on yıllar boyunca toplumsal ve siyasi yaşamı tanımlayacaktır; bu nedenle, iktidarın, tıpkı 2011 seferberliğini parlamenterleştirmesi gibi, isyanı da kendi diliyle kodlamayı amaçlayan anayasal süreç aracılığıyla ortaya atabileceği oyunlara dikkat etmeliyiz. Anayasal sürecin amacı sadece yeni bir Magna Carta geliştirmek değil, aynı zamanda siyasal sınıfın yurttaşlarla ilişkisini yeniden kurmaktır. Bu nedenle kısa vadeli amacı, tam da bu yeni anayasanın yazıldığı, meşruiyet edindiği, yurttaşlar için anlam ve aidiyet sunduğu süreci geçerli kılmaktır.

Yeni anayasa taslağının hazırlanma süreci gündemi kaplayacak ve toplumsal seferberliğin içeriğini ve geçerliliğini tanımlama amacıyla kapasitesini test edecektir. İsyanın birçok insanı siyasi olarak harekete geçirdiği doğrudur, ancak tam da sosyal doku kendini daha yeni yeni eklemlemeye başlarken, salgın nedeniyle isyanın içindeki hareketlerin yoğunluğu azalıyor; böylelikle siyasi sınıfın, gösterileri anayasa sürecini “kirletmekle” suçladığı bölücü propagandasını güçlendiriyor. Dolayısıyla sokaklarda kitlesel bir varoluşu sürdürmek bir meydan okumaya dönüşecek ve seferberlik toplumsal taleplere somut çözümler bulmayı başaracaktır.

Şili sokaklarında. Sadık Çelik’in kamerasından (ortada).

Krizin ihtimalleri

Tarihsel olarak, Şili’deki siyasi krizler, hükûmetin beklendiği şekilde sona ermesi, başkanın ayrılması veya askeri bir müdahaleyle sona erer. Bu nedenle Piñera’nın başkanlığının kendi döneminin sonuna kadar devam etmesi, isyanın taşkınlığı karşısında iktidarın kontrol altına alınmasının başarısının bir göstergesidir. Piñera’nın ötesinde, Şili siyasi sistemi son derece başkanlık yanlısıdır; bu nedenle siyasi sınıf, Piñera’yı bir kişi veya politikacı olarak kurtarmak için değil, başkanın Devlet Başkanı olarak kendinde cisimleştirdiği kurumsallığı kurtarmak için anayasal süreci dayatarak başkanı korur. Piñera’nın erken ayrılması, tüm siyasi sınıfı sürükleyecek kurumsal bir çöküş anlamına gelecekti. Bu nedenle, Piñera’yı ortadan kaldırmadan isyanı kontrol altına almak ve sistem içinde serbest kalan enerjiyi kanalize etmek için soldan sağa siyasiler birleşti.

Ayaklanma sırasında işlenen insan hakları ihlallerine yönelik şikayetlere bulaştığı, salgını kötü yönetmekle sorgulandığı ve karmaşık bir ekonomik gelecekle karşı karşıya bıraktığı için Piñera’nın yolu kolay değil. Buna ek olarak, yaptığı çok sayıda bakanlık değişikliği ve sandıklara koyduğu yüksek düzeyde red işaretinin de kanıtladığı üzere, yönetiminde büyük istikrarsızlıklar da söz konusu. Piñera’nın, kendi kesimine eklemlenme kapasitesi gösterememesinden, gündemini başlagıçtaki programına ve kendisini cumhurbaşkanlığa götüren sağın siyasi ilkelerine göre değiştirmesinden ötürü sağ kanada yararı sorgulanmaya başlandı. Yetersiz ve geç kalmış devlet yardımlarının neden olduğu ekonomik zorlukları hafifletmek için işçilerin emeklilik fonlarının % 10’unun çekilmesinde büyük yenilgi yaşaması da cabasıdır.

2019’da isyan neoliberal anayasada somutlaştırılan modelin siyasi temellerini ve 2020’de AFP’lerde 2 somutlaşan modelin ekonomik temellerini eleştirirken, her iki durumda da sağın en sert kesimleri Piñera’da krizin ve istikrarsızlığın işaretlerini gördüler.

Sağın diğer kesimleri, toplumsal çelişkilerin nasıl şiddetlendiğini ve modeldeki çatlakların nasıl oluştuğunu görüyordu ve bu nedenle kendini reformlara teslim olmaya açıp anayasayı değiştirme tarafını seçti. Bu “sosyal” sağda, “onaylıyorum” taraftarı olmasının yanı sıra, AFP’lerin % 10’unun geri çekilmesinden de yana olan ve kendisini Sosyal Demokrat ilan eden Belediye Başkanı Joaquin Lavín vardı. Bu ve belediye başkanı sıfatıyla yaptığı medya vitrinliği sayesinde, başkanlık yarışında aday olarak ilk sıralarda yer alıyor ve bu da bugün yaşadığımız göze çarpan paradoksu doğuruyor: Sağcı bir hükümete tam da sağın kendisine ait bir anayasayı değiştirebilecek bir süreci açması için baskı uygulanırken, bir sonraki başkan sağın adayı olabilir.

Hükümet “onaylıyorum” ve “reddediyorum” arasında tereddüt ederken Lavín, Chicago Boy olarak geçmişinden kurtulmaya çalışıyor. Ancak sağ kanat, yönetime devam etmek için anayasayı ve neoliberal modeli kısmen değiştirmesi gerektiğini anlıyor. Bununla birlikte, siyasi alan, parlamentonun hükümet bakanlarına sürekli yönelttiği anayasal suçlamaların ve hükûmetin yargı organı kararlarını sorgulamasının kanıtladığı gibi, devlet güçleri arasında artan gerilimi de içeren büyük değişikliklere ve baskılara maruz kalıyor. Ancak, ekonomik model bozulmadan sürüyor ve tam da bu nedenle çatışmalarda bir sivrilme ve salgın sonrası ikinci bir isyan olasılığı mümkün görünüyor.

sili

Fotoğraf: Nicole Kramm | Instagram

İsyanın yansıttıkları

Referandumla başlayan süreçte halkın sevincine eşlik etsek de coşkusunu paylaşmıyoruz. Bizler anarşistler olarak, anayasal organın “onaylıyorum” kampanyasına veya seçim aşamalarındaki kampanyalarına katılmıyoruz, çünkü sürecin doğası gereği bir bütün olarak, isyan tarafından itibarsızlaştırılmış siyasi sınıfın onarılmasına yönelik olduğunu ve bunun da, halkın egemenliğini yeniden geleneksel siyasetin ellerine teslim ettiğini tasdik ettiğini düşünüyoruz.

Bizim taahhüdümüz, halk için somut iyileştirmeler elde etme yolundaki isyanın büyüklüğü nedeniyle seferberlik kapasitesini derinleştirmek ve güçlendirmektir. Şimdiye dek gelinen durumda, sosyal hakların metalaştırılmasının son bulması ya da isyan tutsaklarının özgürleştirilmesinin sağlanamadığını düşünürsek, toplumsal seferberliğin halihazırda yeterince ödevi mevcuttur.

Taahhüdümüz, devlet aygıtının dışında, değişim adına mücadele etmek için özerk bir kapasite elde eden sosyal güçlerin inşasını ve mahalle meclislerini güçlendirmektir. 12 Kasım’daki genel grev, 14 Kasım’da Mapuche topluluğu üyesi Camilo Catrillanca’nın polis elinde ölmesinin yıldönümü ve Mapuche halkının mücadelesiyle dayanışma, kitlesel feminist dalgası ve AFP’lerin % 10’u geri çekmesi karşısında baskı yapmak için yapılan protestolar vesilesiyle Ekim ayında başlayan isyanda olduğu gibi, toplumsal hareketler için sürecin merkezinde, sokakları işgal etmeye ve gündemi değiştirmeye olanak veren güçler olması gerektiğini görüyoruz.

Seferberliğin geleceği, senaryonun istikrarsızlığı karşısında siyasi sınıfın süreci kendi bünyesine dahil etme olasılığı ve referandumdan sonraki kilit anlarla karşı karşıya. Siyasi sınıfın, halk egemenliğini kendi üzerine alması ve Barış Anlaşması’nın şartlarını tek taraflı olarak belirleme yeteneğine sahip olması, seferberliğin kendisinin sınırlarını göstermektedir.

İsyanın yarattığı heyecanla, eski ve yeni bir arada var oluyor; bu nedenle isyana katılmak anayasal süreç vesilesiyle kurumsal niteliğe bürünmüş durumda. Eski olan bir türlü ölmüyor, yeni olan da bir türlü doğmuyor. Böylelikle, siyasi sınıfa duyulan güvensizliğe ilaveten hükûmetin ve parlamentonun prestij kaybı karşısında iktidar, şimdilik tüm dikkatleri üzerlerine çeken belediye başkanlarıyla bu boşluğu dolduruyor. Bu yol, siyasi sistemi bir topluluk ve mahalle perspektifinden yeniden tesis eden, ancak aynı parti sistemi ve eski siyaset tarafından birlikte seçilen bir yoldur.

Öte yandan, mahalle meclisleri bu isyanda örgütsel yenilik olarak öne çıkıyor çünkü iktidarın belediyecilikle işlediği aynı komünal ve mahalle anlayışına karşılık geliyor; ancak bunu özerk bir noktadan yapıyor. İktidardan hareketle, resmi politika belediyeleştiriliyor ve yurttaşlıktan hareketle de mahalle meclisleri ve toplumsal örgütler birleşiyor. Bunların ikisi de aynı anda gerçekleşen olaylar. Tehlike ise, meclis ve örgütlerin özerkliğinin, partiler tarafından alternatifleştirilip etkisiz hâle getirilmesi veya partilerin kendi çıkarları için kullanılmak üzere onların bünyesine dahil edilmesinde yatıyor.

Geleneksel siyasi sistemin dışındaki seferberliğin siyasi çıkarları; siyasi sınıfın, başkanlığın ve parlamentonun sorgulandığı ve temsili demokrasinin meşruiyetinin erozyona uğradığı bu zamanlarda çok önemlidir. Eğer halk oy vermediyse, bunun nedeni, sistemi devlette istihdam büroları hâline gelen partiler aracılığıyla yöneten, piyasaya teslim edilmiş atıl bir siyasi sınıf karşısında yaşadığı hayal kırıklığıdır. Ancak bu, isyan ve de siyasi eylemin geleneksel çerçeveden taşmasının da gösterdiği gibi, vatandaşların siyasetle ilgilenmeği anlamına gelmiyor.

İşte tam da bu noktada partiler itibarını yitiriyor ve insanlarda onlara katılma ilgisi uyandırmıyor, ancak toplumsal hareketlere ve mahalle meclislerine katılım artıyor. Bu anlamda, yalnızca partilerin toplumsal hareketleri kontrol etmek için doğal olarak yürüttüğü bünyesine alma çalışması nedeniyle değil, aynı zamanda toplumsal hareketlerin (ekoloji, öğrenci hareketleri, vb.) bölünmüş doğası nedeniyle bu hareketlere katılmayan yurttaşların geri kalanı için anlam teşkil eden bir gerçeklik yorumu üretme yeteneğinin engellenmesinden ötürü, toplumsal hareketlerin partilere dönüşme tehlikesi çok büyüktür. Öte yandan, partiler, sosyal eklemlenmenin böylesi bir yorumunu ve perspektifini üretirlerse, o hâlde toplumsal hareketler, yurttaşların geri kalanıyla bağlantıda olmak için sürekli partilerle etkileşime girme, dış vekiller aracılığıyla partilerin bünyesine veya güdümüne girme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Aynı şekilde, hareketler, parçalı mücadelelerinin ötesine geçen konuları içeren tartışmalara girme baskısı altında ve bu baskıyla da siyasi parti olma riskini taşıyor. Toplumsal hareketler için zor olan, kendi aralarında sadece işlevsel durumlarda değil, aynı zamanda gerçekliği yorumlama mantıklarında ve parti bünyesine girmelerini veya partilere dönüşmelerini engelleyen yatay ve federe siyasi eylemlerde de birbirlerine eklemlenebilmeleridir.

Doğrudan demokrasi mekanizmalarını güçlendirmeye, komünal ve mahalle düzeyinde özerk örgütsel biçimleri güçlendirmeye, siyasi sistemin belediyeleşme bağlamını ve mahalle meclisleri olgusunu bir dönemin işaretleri olarak anlamaya ve hem son yaşanan mücadele biçimlerinde hem de başka biçimlerde konum almaya kararlıyız. Çabalarımızın amacı, temsili demokrasi eleştirisinin, isyanın açtığı aşamayla ilişkilenebilen federatif ve yatay nitelikte ve halk düzeyinde öz temsil biçimlerine doğru ilerlemesidir.

Biobío Anarşist Meclisi
[Asamblea Anarquista del Biobío]

Ekim 2020


Ana resim : Şili sokaklarında @Sadık Çelik
İspanyolca’dan çeviri: Pınar Ercan

Kedistan’ın tüm yayınlarını, yazar ve çevirmenlerin emeğine saygı göstererek, kaynak ve link vererek paylaşabilirisiniz. Teşekkürler.