Pulkanatlιlar ya da kelebekler gece ve gündüz iki ana grubundan oluşuyor ve 150.000 civarında çeşit çeşit dünyanın herbir yerine uçuşup dağılıyorlar.

Kulağa pek hoş gelen latince ismi ile Lepidoptera’ların vücutları renkli pullarla örtülü. Aslında bu pullar, uçları yassılaşarak genişleyen kıllardan ibaret. Ufak sarsıntılarda da kolayca kopuyorlar. Emici tipteki ağız parçaları hortum şeklinde. Kullanılmadığı zamanlar bu hortum basın alt tarafında helezon biçiminde kıvrılıyor. Çiçeklerden balözü emerek beslenen kelebekler, bunu önce ayaklarıyla tadıyormuş. İki çift olan kanatların büyüklüğü, farketmiş olduğunuz üzere cinslere göre değişiyor. Pek az türde ve bazı türlerin dişilerinde ilginç bir şekilde kanat bulunmadığını öğreniyoruz. İşte kelebekler hakkında çok çok kısa bilgi…

Kelebeklerin uzmanlıktan uzak sadece bir seveni olarak türlere değinmeye kalkışmıyorum. Yalnızca tırtıl ve koza dönemleri bile apayrı bir yazı konusu olabilecek denli ayrıntılı. Sabırsızlık edip bu adımları atlayalım isterseniz, ve kelebeğimiz hemen havalansın…

Kanatlarında birbirinden güzel renkler, ince nakışlar taşıyan, şiirsel, narin ve hayranlık verici minik hayvancık… Ele avuca sığmaz, benekli bir şiir uçurtması!

kelebek bocekBırakın kanat renkleriyle büyülenmeyi, desenlerinde fal bakmayι da, açιn gözlerinizi bakalιm. Aslında o bir böcek! Böcek sözcüğünü duyar duymaz birçoğunuzun içinide “ιğğğğ…” nidasι ile dillendirebileceğimiz bir his, bir titreme, hareketlenme oldu değil mi?

Kedistan‘ιn sayfalarında kanat çırpan küçücük bir kelebek, oturduğunuz koltukta küçük bir fırtına kopardı diyebiliriz. “Kelebek Etkisi” bir sistemin başlangıç verilerindeki ufak değişikliklerin, büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen isim. Bu terim, Edward N. Lorenz’in hava durumuyla verdiği örnekten geliyormuş: “Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, Avrupa’da fırtına kopmasına sebep olabilir”. “Kelebek etkisi” kavramını 1963 yılında Edward N. Lorenz bilgisayarında hava durumuyla ilgili hesaplar yaparken bulmuş. İlk hesaplamasında 0,506127 sayısını başlangıç verisi olarak kullanmış. İkinci hesaplamada ise 0,506 sayısını vermiş. İki sayı arasında sadece yaklaşık 1/1000, yani bir kelebeğin kanat çırpmasının yarattığı rüzgarla eşdeğerde fark olmasına rağmen, süreç içinde ikinci hesap birinci hesaba göre, o küçücük değer farkına oranla bambaşka neticeler vermiş…

Kelebek etkisinden bahsederken, Laurent Firode’un Bir Kelebeğin Kanat Çırpışı  (Le Battement d’ailes du papillon) adlı filmini saymadan olmaz… Başrolde Audrey Tatou, Eric Savin, Faudel. Dolunayın etkisi, yenmek üzere olan bir kare çukulata, bozuk kahve makinası, korkak bir erkeğin yalanı, bir güvercinin kakası, Venus gezegeni, beyaz bir çakıl taşı, bir süt şişesinde bulunan hazine… Bir güne serpiştirilmiş bu küçük olaylar, bir kadın ve bir erkeği bir araya getiriyor . Yani bir kelebeğin kanat vuruşları….

Daha tanınmış bir film de var: Kelebek Etkisi (The Butterfly Effect). Zamanda yolculuk yaparak çocukluğuna geri dönmeyi başarıp geçmişindeki hataları düzeltip geleceğini yeniden kurgulamaya çalışan bir gencin hikayesini anlatıyor. Bu filmi Eric Bress  ve J. Maçkye Gruber yönetmiş.

Elbette başka filmler de var… Ama hadi, kelebek etkisi fırtınasını geçmiş bilin… Gökyüzü masmavi ve dingin… O sonsuz maviliği içinden bir topaç geçiyor! Taklacı güvercin, Kelebek! Anadolu’ya özgü pek sporcu bir güvercin cinsi bu. Türkiye’nin her yerinde yerel ismiler almadan, adı değişmeden anılan tek güvercin cinsi olduğunu öğreniyoruz. Dünyaya “kelebek” sözcüğünü öğretmesi de cabası!

“Kelebek” sözcüğünü tüm dünyaya pek de hayırlı bir yolla olmasa da yayan bir şey daha var:  Trojan tipi bir bela olan “Troj/Kelebek-G“! Pullu kanatlardan yoksun bu virüs 2005-2014 yıllarında başımıza dert olmuş.

kelebek msn logoİnternet muhabbetleri sosyal medyaya taşınmadan önce, bizi uzak dostlarımızla buluşturan yazılımlarından biri MSN’in de pek güzel bir kelebek logosu vardı… Her kanadı ayrı bir renk… Bilgisayarın kıdemlileri hemen hatırlayacaktır…

Oraya buraya tıklarken, bir de bakıyorum ki Ekşisözlük’te kelebek için şu entry var, beni pek güldürüyor : “Bişeyin yakışmadığında atın bi yerine konan hayvan” (Balık Burcu mahlaslı yazarın bir incisi)

Sanal okyanustan önce kendini olimpik havuzun koynuna atıyor kelebek, ve bir yüzme stili olarak sulara dalıyor. Kelebek stilinin mucidi olarak yüzücü Jack Sieg ve antrenör David Armbruster olarak biliniyor. 1930’lu yılların başından itibaren kelebek stil yüzmede çeşitli gelişmeler oluşmaya başlamış. Yalnızca kulaç atmaya dayalı yüzmeden nefes kontrollü kulaç atma tarzına yavaş yavaş geçildiği görülmüş. Bazıları bunu suyun yüzeyinde yaparken bazıları da suya dalma aşamasında yapmayı tercih ediyormuş. Kelebek – serbest yüzen yüzücüler yunus vuruşunu yaptıklarında daha da hızlandıklarını anlamışlar. Her iki ayak aynı anda aynı düzlemde hareket ettiği için yunus vuruşu o tarihlerde serbest yüzme kurallarına da uygunmuş. Yunus vuruşuyla kelebek yüzme o kadar hızlanmış ki 1955’te yeni bir kategori oluşmuş. Kelebeğin kol çekişlerini daha okurken kanatlanmış gibi oluyor insan: “dışa süpürme, içe süpürme, yukarıya süpürme, Geriye alış, gevşeme, dinlenme”….

M. Ali Clay de “kelebek gibi uçarım arı gibi sokarım” derdi, hatırladınız mı?…

 

Zehra Doğan’ın, Tate Modern’de 2019’da gerçekleştirdiği “E Li Dû Man sergisi sırasında, Uluslararası PEN kuruluşunun Türkiye cezaevlerinde tutsak gazeteci ve yazarlara destek kartpostal kampanyası için yaptığı kelebek.

Bir an durup, hafızama kaydettiğim kelebekleri düşününce, yakın geçmişteki anılardan biri tüm canlılığıyla gözlerimin önünde yeniden çiziliyor.

Arkadaşım Zehra Doğan’ın bir sergisinde, kış mevsiminin ortası olmasına rağmen, sergi mekanında kozasından çıkan ve o kadar eserin arasında gidip Kemal Kurkut’un resmine konan kelebeğin hikayesi, bizim için unutulmaz bir an olarak kaldı. Zehra, Güzel Günlerimiz de Olacak (Nous aurons aussi de beaux jours) adıyla kitaplaşan 2017-2019 dönemi cezaevi mektuplarında da, bana ateşi keşfeden kelebeklerin öyküsünü de yazmıştı.

Dört kelebek, ateşin gerçek sırrına ulaşmaya karar verirler. İlki ateşin çevresini uzaktan bir dolaşır ve şöyle der: “Ateş aydınlatan bir şeydir.” Bu ifade, gerçeğin tam bilgisi değildir. İkinci kelebek, ateşe biraz daha yaklaşıp döner ve şöyle der: “Ateş, ısıtan bir şeydir.” Bu ifade de gerçeği anlatmak için eksiktir. Üçüncü kelebek, ateşe iyice yaklaşır. Alevler kanatlarına değer geçer ve döndüğünde der ki: “İşte gerçek bilgi: ateş, yakıcı bir şeydir”. Dördüncü kelebek bununla yetinmez. Ateşin çevresinde döner, dolanır, kavrulur ve birdenbire ateşin içine dalarak parladıktan sonra alevlerin içinde kaybolur.
İşte o, ateşin gerçek bilgisini anlayan tek kelebektir. Ama geri dönüp, bunu diğerlerine anlatamaz. Anlatmasına gerek de yoktur. Çünkü hiç kimse ateşin, gerçeğin ışığının ne olduğunu başkasından öğrenemez. Ateş, ancak içinde yokluğa karışarak öğrenilir…

Kürt kültüründe iyi bilinen, bu ders verici hikayenin kelebeği gerçeğe ulaşmak adına hayatını feda ederken, İncil diğer açıdan bakmış. Yani, ateşin, ışığın tarafından: “Kelebek kanatlarını ateşte yaktıysa, ateş kelebeğin kanatlarını tanıdı ve sevdi.”

Bir Çin atasözü şöyle diyor “Bir kelebek aslında ölmüş bir çiçektir, kaybettiği hayata bakabilmek için uçarak yükselir.”

Heveslenip başka atasözleri ya da ünlü sözler aramaya başlıyorum. İnanmayacaksınız ama açtığım ilk atasözleri kitabının ilk sayfasında şu Karl Fred W. Wander’in şu cümlesi var : “Atasözleri kelebeklere benzer, birkaç tanesini yakalarız, diğerleri uçup gider”. W. Wander, 1833-1879 yıllarında yaşamış Alman bir pedagog ve akademisyen. 250.000’den fazla atasözü, alıntı ve deyim toplayarak mevcut en büyük Almanca koleksiyonu kotarmış. Yani ona yolun başında rastlamam bir rastlantı değil.

Sayfaları karıştırıyorum…

“Le Chat” (Kedi) karakterinin Belçikalı çizeri Philippe Geluck “Bazı kelebekler sadece bir gün yaşar ve genellikle bu hayatlarının en güzel günüdür” diyor.

Bu bana yıllarca biriktirdiğim GırGır dergisinin eski sayılarından bir karikatürü hatırlatıyor. Bir kelebek çiftinin konuşması :
– Bu akşam olmaz çok yorgunum
– Ama sevgilim zaten bir gece yaşıyoruz

“Bir gün” diyoruz ama, Kral kelebeği (Danaus plexippus) daha uzun yaşıyor. Her yıl, gidiş-dönüş, yarım milyonluk nüfuslarıyla Kanada ve Meksika arasında 3000 kilometrelik bir yolu 4 ayda, 3 nesil olarak kateden Kral kelebekleri, böcek dünyasının en ilginç göçlerinden birini gerçekleştiriyor.

Sözlere dönelim… Fransız yazar, gazeteci ve karikatürist François Cavanna diyor ki, “Tırtıl kelebeğe dönüşür, domuz salama dönüşür, bu doğanın kanunlarından biridir”. Doğru söze ne denir?

Fransız yazar André Gide, “Tırtılın verdiği sözden kelebek sorumlu değildir” demiş. Rüzgarla yön, gündemle kabuk değiştiren kimilerinin, insanla alay eder gibi, bugün, bir gün önce dediğinin tersini söylediğini, verdikleri sözleri unuttuğunu hepimiz gözlemliyoruz, bu onları bir tırtıldan da alt sınıf bir omurgasız konumundan ileri götürmüyor işte…

Kelebek vesilesi ile, insanlığın tüm karanlık yanları payını alıyor. Örneğin havalara girenlere dair bir Danimarka atasözü de var ki, çok doğru bir tespitte bulunuyor: “Kelebek çoğunlukla önceden tırtıl olduğunu unutur”. Oscar Wilde’in sözü ise, referans vermeden elle tutulur bir söylem üretmekten aciz olanlara gönderme yapıyor: “Başkasının sözlerini tekrarlamak, güzel kelebekleri renklerini ve canlılığını soldurarak çerçevelemek gibidir”.

Bu söz üzerine, aynı hataya düşmemek adına, atasözleri ve güzel sözler bahçesini terkediyorum…

kelebek

Helmholtz bobin sisteminde simüle edilmiş bulutlu koşullar altında test edilen 11 farklı kelebeğin normalleştirilmiş sanal izleri. (Kaynak)

Önüme çıkan her çiçekte kelebek izleri arayarak bir oraya bir buraya uçuşmaya devam ediyorum. Yazının devamı da kelebeğin uçuşurken çizdiği yol gibi olacak galiba. Gözünüzün önüne geldi değil mi? (Bakınız sanal izler grafiği)

Yoluma hemen çıkanlar, mobilya, gazete eki, yayınevi…. Sizin de aklınıza ilk gelenler olmalı. Otel, büfe, bar, lokanta, dükkan, web sitesi…. Rengarenk kelebek logolar…

Peki ya kitaplar ?

Henri Charrière’in Fransız Guyana’sında mahkûmiyetini ve kaçışını anlatan Kelebek adlı unutulmaz romanı. Hani kitabın kalınlığını görünce korkarsınız ama bir başlayınca bırakamazsınız… Bu romandan 1973’te uyarlanan, başrollerini Steve McQueen ve Dustin Hoffman’ın paylaştığı, Franklin J. Schaffner’in yönettiği film…

Bir süre komada kaldıktan sonra Locked-in sendromu ile uyanan Fransız gazeteci Jean-Dominique Bauby’nin sadece göz hareketleri ile yaz(dır)dığı kitap, Kelebek ve Dalgıç Giysisi (Le Scaphandre et le Papillon). Bu kitap 2007’de Kelebek ve Dalgıç ismi ile sinemaya geçmiş.

Koza Kelebeği bilmez, Robin Sharma’nın 2005’te çıkan kitabı. “Koza için hayatın sonu olarak görünen şeyi, ustalar kelebek olarak görür.” diyor yazar.

“Kaderini ancak sen keşfedebilirsin, senin için hazırlanmış yolu ancak sen bilebilirsin. Orası kalbinin seni davet ettiği yoldur.  Nasıl ki koza kelebeği bilmez, halbuki kaderidir onun kelebek olmak. Ancak cesur olursa, cesaret ederse bir yumağın içinde sıkışmış kalmışlıktan, kabuğunu kırarak gökyüzüne, özgürlüğe kanat çırpar. İşte insanoğlunun hikâyesi de budur. Asla kaderini baştan bilmez ve eğer geçilmemiş yollardan geçmez, açılmamış kapıları açmazsa, sonunda bir anlamda açılmadan iade olacaktır.”

Sinemada devam edelim.

Kelebeğin rüyası (Il sogno della farfalla) İtalyan yönetmen Marco Bellocchio tarafından çekilmiş ve 1994’te çıkmış. Aynı ismi taşıyan bir de Türk filmi var, Yılmaz Erdoğan’ın 2013’te ekranlara yansıyan draması. İki kelebek rüyası da farklı zaman ve dallarda Cannes ve Oscar ödüllerinde uçuşmuş…

kelebek isabelle

“Isabelle”, teknik ismiyle Graellsia isabellae, nadir bir gece kelebeği. İşte bu Isabelle’in peşine düşen yaşlı bir kelebek avcısının hikayesini anlatan film “Papillon”. Fransız sanatçı Michel Serrault’nun muhteşem canlandırması ile…

Kelebek koleksiyonculuğu itina ve tutku gerektiren apayrı bir dal olabilir, ama sanırım daha bu cümlenin başını okurken, bir çoğunuz, benim gibi, zalim ve eşanlamlı bilimum sözcükleri saydırmaya başladınız bile… Aramalarımda yazar Vladimir Nobokov’un ünlü kelebek koleksiyoncularından olduğunu öğrenince Lolita’yı yazarken hangi kelebekten esinlendi acaba diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi.

Reşat Nuri ile Mahmut Yesari, İbnurrefik Ahmet Nuri, Münip Fehim’in 1923-24 yıllarında birlikte çıkardığı “Kelebek” dergisini hatırlayarak devam edelim…

Tabii ki Puccini ve Madame Butterfly! Madame’ın adının neden Butterfly olduğunu merak ederdim ama araştırmak hiç aklıma gelmemişti. İtalyanlaştırılmış japonca ile : “Ciocio-san”, yani Bayan Kelebek‘ten geliyormuş.

Müziğe yolumuz düşmüşken, Hasan Ferit Alnar’ın 1922’de bestelediği “Kelebek Zabıt” adlı tek sesli operet…

Beyaz Kelebekler grubunu unutmayalım! 70’lerin en popüler gruplarından biriydi. “Sen gidince bak neler oldu”şarkıları dünya liste başı olmuştu…

Stratovarius’un 2002 albümündeki Papillon adlı parçası. “Flying to the day / One day to play / With eyes open wide / I am Papillon / I watch the world / Curiously / World is my home / I am Papillon”.

Mariah Carey’in 1997’de çıkan, ve aynı isimli parçanın da içinde bulunduğu “Butterfly” albümü

Kitap, film, müzik.. Topladığım balözünü en azından çiçek çiçek ayırmaya çalışıyorum ama olacak şey değil… Kanatlarım beni başka çayırlara taşıyor….

1655-1705 yıllarında yaşayan, İsviçreli matematikçi Jakob Bernoulli 1695’te kablo boyunca kayan ağırlığın köprüyü sürekli dengede tutması için bir eğri gerektiren aşma köprü problemini incelemek için, bir sene önce bu eğriyi tasarlamış:: “Kelebek eğrisi”.

kelebek mayinPek hayırlı bir kelebek değil ama : “Kelebek Mayını” da var. Resmi adı PFM-1 olan rus yapımı bu mayın çocukları hedefliyormuş ve lanet ismini de şeklinden alıyormuş. Helikopterden ya da yerden fırlatılan ve kol bacak koparan bu mayın, bir de çocukları çeksin diye canlı renklere boyanıyormuş… 1999’da imzalanan Ottowa anlaşmasına rağmen, Afganistan, Çeçenistan gibi çatışma bölgelerinde maalesef hala mevcut.

 

Çocuklardan söz ederken, İstanbul’daki Pierre Loti ve Ankara’daki Charles de Gaulle Lisesi’nin diğer adının “Papillon” olduğunu hatırlıyorum birden…

Kelebek Vadisi, Fethiye Ölüdeniz’den motorla ulaşılabilinen bir cennet bahçesi…

Kelebek, “Cüce Spaniel” de denen bir cins köpeğe açılmış kelebek kanatlarına benzeyen kulakları yüzünden verilen ad.

Bursa menşeli, pek makbul bir kese markası…

Kızılderili burçlarında hava grubunu temsil eden hayvan.

Dağcılıkta kullanılan bir düğüm çeşidi…. İpin ortasında halka oluşturmada kullanılan bu düğüm, oluşturulan halkaya binecek yükü her yönde karşılayabilecek yapıya sahipmiş.

Eh tabii, ayakkabı bağlama düğümü de var… Düğümlere gelmişken : papyon kravat !

kelebek

Zıpkın uçlarında bulunan aparatın da adı “kelebek”. Vurulan balığın debelenerek zıpkından çıkmasını önler. (Gene “zalim” ve eşanlamlılarını sıralayalım.)

Fransa’da arabanın sileceğinde sevinçle buluverdiğiniz park cezalarının adı da “kelebek”. Bunlara bir tür “şehir kelebeği” diyebiliriz.

Laf arabaya gelmişken : kelebek cam

Kelebek somun

Makarnaların kraliçesi, kelebek makarna : farfalle.

Son zamanlarda pek revaçta olan bir motif. Payet, işleme, nakış… Ne giysilerden, ne incik boncuktan, ne de dekorasyondan eksik kaldı…. Dövmelerde de en sevilen motiflerinden biri.

“Bayram, seyran, tören.. Gökyüzüne binlerce balon yollama merasiminin ilgi çekiciliğini yitirdiğini düşünüyorsanız : gökyüzüne binlerce kelebek yollayabilirsiniz” diyor reklamlar… “Belli bir tarih ve saatte kozalarından çıkıp serbest bırakılmayı bekleyen kelebeklerinizi internetten ısmarlayabilirsiniz”… Her ne kadar bu salıverme şiirsel bir an gibi görünüyorsa da, bir canlının ticarete dönüştürülmesi hiç de hoş gelmiyor.

Kelebek sözcüğünün diğer dillerden karşılıklarını ararken, çok eğleniyorum :

Kepinak (Uygur), kobelek (Kazak), kapalak (Özbek), Kopolok (Kırgız), kübalak (Tatar), kebelek (Türkmen), kepenek (Azeri)…

Size de bi gariplik var gibi gelmedi mi ? Sanki kelebek sözcüğü Türkçe doğarken, bir terslik olmuş gibi… Hani aslında kebelek olacakmış da öyle olmamış.. Ben dil bilimci değilim tabii…

Çok sevimli, neşeli, şarkılı sözcükler : parpali (Laz), baperik (Kürt), farfalle (İtalyan), fjäril (İsveç)… elflerin dilinde de wilwarin…

Kelebek öpücüğü ile bitirelim.
Nasıl yani ? O da neymiş ? Yüzler dokunamadan ama dokunacak kadar yakın, kirpikleri kırpıştırarak yanağı gıdıklayan o öpücükten işte…


Bu makalem güncellenmemiş hali ile Hillsider dergisinde 2005’te yayınlanmıştır.

Kedistan’ın tüm yayınlarını, yazar ve çevirmenlerin emeğine saygı göstererek, kaynak ve link vererek paylaşabilirisiniz. Teşekkürler.